YENİ anneler eskiye kıyasla yoğun bir bilimsel bombardıman altında.
“Çocuğu taşırken yüzü kendinemi baksın, dışarıyamı baksın? Neyle
beslenirse kalp
hastası olmaz? Hangi oyunları oynarsa zekâsı gelişir” gibi... Bu
bombardıman altında bazı anneler, daha kendi dilini konuşamayan
çocuklarına yabancı dil öğretme çabasına giriyor.
Hatta tuvalet eğitiminden önce müzik eğitimine başlayanlar bile var.
İstanbul Bilgi Üniversitesi’den Prof. Dr. Emine Zinnur Kılıç, “Bu
durumanne-çocuk
ilişkisinin duygusal boyutlarının unutulmasına neden oluyor” diyor.
Kılıç, anneler üzerinde toplum baskısının giderek arttığını söylüyor.
Prof. Kılıç,
annelerin çocukları için bir şeyleri eksik ya da yanlış yapmaktan dolayı korktuğuna dikkat çekiyor ve ekliyor:
GELECEĞİ DÜŞÜNÜRKEN ŞİMDİKİ ZAMAN KAÇIYOR
“Bütün bu baskıların sonucunda, daha çok da şehirde yaşayan anneler sanki
çocuklarıyla ilişkilerindeki her anı puanlayan bir dış sistem varmış
gibi hissetmeye başladılar. Çalışan annelerin birçoğu, günlerini ‘çocuk
zekâ gelişimi için oynaması gerekli olan bütün oyunları oynadımı
oynamadımı?’ diye hesaplayarak geçirir hale geldi. Bu derece çocuğun
geleceğine
odaklanmış bir bakış açısı şimdiki zamanın kaçmasına; anne çocuk ilişkisinin
duygusal ilişki boyutunun unutulmasına neden oluyor. Anne-çocuk ilişkisinin
doğallığı bozuluyor.”
ANNELER DE HATA YAPAR, KORKMAYIN
İSTANBUL Bilgi Üniversitesi’nden Prof. Dr. Emine Zinnur Kılıç, annelerin hata
yapmaktan korkmaması gerektiğini söylüyor. Kılıç, annelere şu
tavsiyelerde bulunuyor: “Anneler çocuklarını yetiştirirken hata yapma
korkusuyla ilişkilerinin
keyfini çıkaramaz hale geldi. Anne çocuğunun geleceğini düşündüğü için
her şeyi mükemmel yapmaya çalışıyor. Bu da anne ve çocuk arasındaki
ilişkinin rahatlığının bozulmasına ve gerilmesine yol açıyor. Oysa
anne-çocuk ilişkisinin en önemli yönü ilişkideki güven hissi, şefkat,
paylaşım, birlikte olmaktan mutlu olma... Bu duygu bozulduğunda hem
anneler hem çocuklar kaybeder. Şunu unutmayın; en başarılı, en mutlu ya
da en güvenli, en sağlıklı erişkinler genellikle en başarılı annelerin
çocukları değil!”
Tüm dünya büyük bir ekonomik krizin pençesinde kıvranırken Türkiye yine içine kapanıyor.
Evet Cumhurbaşkanı Gül, New York'ta Birleşmiş Milletler toplantılarına katılıp dünya liderleriyle görüşüyor.
Dışişleri Bakanı Babacan Ulusal Program üzerinde çalışıyor.
Bunlar doğru ama yine de bir içine kapanıklık, reformlarda bir duraksama hissi var.
Tıpkı ağızdaki acı tat gibi.
Kaynağını bilemiyoruz ama hissediyoruz. Türkiye, Güneydoğu sorunundan Alevi sorununa, birçok alanda atması gereken adımları atmıyor, atamıyor.
"Terörle yaşamayı öğrenmeli, terörle mücadele bir günde bitmez" diyorlar bize.
Biz
de onlara "Terörle mücadele ederken de reformlar yapılabilir, bölgede
demokrasiyi güçlendirici girişimlerde bulunulabilir" diyoruz.
Aleviler konusu ise hiç yokmuş gibi davranılıyor. Yeniden sorunları görmezden gelme, yok sayma dönemine girdik sanki.
"Ramazan Bayramı mı, Şeker Bayramı mı demeliyiz"i tartışıyoruz ama cemevlerinin durumunu gündeme bile almıyoruz.
Aleviler kendi cemevlerine "ibadethane" diyebilecek mi, diyemeyecek mi?
Bu ciddi ve önemli bir sorun.
Biz görmezden gelsek de bu ülkede ciddi bir Alevi nüfusu var ve onlar devletlerinden kendi statülerini belirlemesini istiyor.
Halı altına attığımız sorunlar yok olmuyor, toplumsal bir yara haline geliyor.
Bu ülkede siyasetin ve siyasetçinin görevi sadece Avrupa Birliği yolunda reformlar yapmak olmamalı. Halkının temel sorunlarını dış baskı olmadan çözebilmeli siyaset kurumu. Muhalefetin de ne yazık ki gündeminde bu konular yok.
Oysa CHP Alevilerin yıllardır tercih ettiği bir parti.
Ama konu Aleviler olunca CHP de en az AK Parti kadar duyarsız olabiliyor.
Evet,
iki milletvekilinin Meclis çatısı altında birbirine küfür ve hakaret
etmeden birtakım yolsuzluk iddialarını tartışması çok medeni bir
davranış.
Demokratik olgunlukta epey yol aldığımızın bir göstergesi.
Keşke
her ay böyle ikili tartışmalar için bir araya gelip yukarda saydığım
türden sorunların nasıl çözümlenmesi gerektiği konusunda kafa
yorabilselerToplumun birikmiş sorunlarını çözme kabiliyeti olmayan bir siyaset ne işe yarar tartışılır.
Birçok dizide ve sinema filminde rol olan Dolunay Soysert,
babasına inat başladığı oyunculuk yolunda son sürat ilerliyor. Buna
rağmen "popülarite" denince irkilen oyuncu, "Hayır, popüler olmak
istemiyorum" diyor.
Yüz yıl oldu yüzünü görmeyeli,/belini sarmayalı,/gözünün içinde
durmayalı,/aklının aydınlığına sorular sormayalı,/dokunmayalı
sıcaklığına karnının./Yüz yıldır bekliyor beni/bir şehirde bir
kadın./Aynı daldaydık, aynı daldaydık./Aynı daldan düşüp
ayrıldık./Aramızda yüz yıllık zaman,/yol yüz yıllık./Yüz yıldır
alacakaranlıkta/koşuyorum ardından."
Nedense beynimin içinde Nazım Hikmet’in "Hasret" şiirindeki bu
dizeleri dolaşıyor. O kadın Piraye... Piraye, Dolunay Soysert. Ve
doğal olarak aklım güzel bir oyun oynuyor bana, Piraye rolündeki
Dolunay’la.
BABAMA İNAT OYUNCU OLDUM
Piraye’ye mi gidiyorum? Dolunay nerede? Dolunay kim?
"Aslında çok gezmiş bir ailenin çocuğuyum. Babamın işi sebebiyle üç-dört yaşındayken Adana’dan ayrılıp Ankara’ya yerleştik. Bütün genç kızlığım Ankara’da geçti. İstanbul’a gelirken çok isyan ettim. Çünkü Ankara’da
artık bir yere ait olma duygusu vardı" diyor kendini anlatırken
Dolunay... Şimdi de çok değişmediğini söylüyor sohbetimizde.
Çocukluktan başladığını anlatıyor bu huyunun, hálá da sürüyormuş: "Tam
’ben buralıyım’ diyorum, ama oradan kopuyorum. Hayat bana oyun oynuyor."
Aslında tek ideali resim yapmak olsa da o sırf babasına inat olsun
diye seçmiş oyunculuğu, iyi ki seçmiş, iyi ki kafasının dikine gitmiş
Dolunay! Şimdi o da memnun, izleyenler de... Televizyon ekranlarında
"Benim Annem Bir Melek" dizisindeki Ece rolüyle bu kararın ne kadar da
doğru verildiğini kanıtlıyor. Ama ah o Piraye rolü!
Kendini resim ve yazı ile ifade eden bu "asi" çocuğun yaşam
çizgisini kesinleştiren biraz da hayal kırıklıkları olmuş: "17
yaşındaydım. En büyük hayal kırıklığımdı. Hayatım boyunca çok başarılı
bir öğrenciydim. Akademi sınavlarını kazanamadım. Yeteneğe dair bir
şeyden sınava tabi tutulup da alamamak hayatımda ciddi bir dönüm
noktasıydı. Sanki tüm dünya bana karşıymış gibi geldi. İçe kapanık,
okulda kendini göstermeyen çocuk, evin içinde asi ve çok çığırtkan
birine dönüştü. Babamı resim yapmaya, yurtdışına gitmeye ikna
edemeyince onu acıtacak bir şey yapmak istedim. Oyuncu oldum. Babam
bunu bir türlü kabul edemedi."
BENİ BEN YAPAN AMERİKA’DIR
Bastırıldıkça daha da hırslanmış Dolunay. Ardından dört yıllık bir İstanbul
Şehir Tiyatroları macerası olmuş. İyi oyunlar oynamış, iyi rollere
çıkmış. Sınır yine önüne geçmiş. Dört-beş senede bir şehir değiştirme
ve yeni bir şeyler arama takıntısı gelişmiş ve Londra’ya, oradan da
Amerika’ya gitmiş: "Beni şu anki halime getiren şey, Amerika... Hayata
bakışım değişti, törpülendim. Ailemin eli oraya ulaşamadı. Çok işte
çalıştım. İnsanların ve kendimin ne istediğini anladım. Bir yandan da
oyunculuk eğitimini sürdürdüm."
Niye döndü diye düşünüyorsanız, hemen söyleyelim: Koskoca bir memleket hasreti, klasik ama!
"30 yaşımda Türkiye’ye geri döndüm. Galiba o kültürü arıyorsunuz.
Birileri ile geçmişten konuşamamak, birilerinin kapını çalmaması, hasta
olduğun zaman birilerine şımaramamak acayip ağır gelmeye başlıyor.
Gençken sorun olmuyor ama sonra bir anda aile, gelenek, kültür önem
kazanıyor ve kendi topraklarıma kök salmak zorundayım noktasına
geliyorsunuz. Döndükten sonra da artık hedeflerim çok netti: Ben
eğitimci olacağım, iyi bir oyuncu olacağım, kalıcı bir oyuncu olacağım."
ŞÖHRET GELİP GEÇİCİ BİR ŞEY
Hiçbir zaman tam olduğunu düşünmüyor Dolunay Soysert, hep bir yanı
eksik, yarım kalmış gibi. Ama o bu soruma yanıt verirken bunu ısrarla
da sürdüreceğinin altını çiziyor. Çünkü bu eksikliğin onu
geliştirdiğini düşünüyor: "Hemen tembelleşebilen bir yapıya sahibiz.
Biz öyle yetiştirildik, ezber kültürü ile büyütülmüş çocuklarız. Çok
düşünmeye, çok yapmaya, çok yaratmaya zorlanmadık. Kendimi
olabildiğince ritmde ve ayakta tutmaya çalışıp, hep yeni gelişim
noktaları arıyorum."
Kalıcı olanın yetenek, gerçekten işine inanç olduğunu söyleyen
Dolunay Soysert "Şöhret gelip geçiyor" diyor ve ekliyor: "Bu bir çark;
çarkın altında olduğunuz, üste çıktığınız veya yarıda kaldığınız
oluyor. Hep tepede kalacağım zannediliyor. Halbuki çarkın yuvarlak
olduğunu ve sürekli dönmekte olduğunu görmek lazım. Siz alta
gireceksiniz ki, birileri yukarı çıksın."
Onun için mutluluk her şeyden önemli: "Hayat kısa. Mutluluk bu
yüzden çok önemli benim için. Mutlu olmadığım ya da beni üzen şeyler
eğer beni bir yere götürecekse savaşmaktan yanayım. Kurtaramayacağım
durumlar için savaşmaktan yana değilim. Mesela kişileri değiştirmek
buna bir örnek. Kişilerin yarattığı ve kanser olmuş durumları çözmeye
uğraşmak. Her zaman için kan, kanserden iyidir. Onun tedavisi için
zamanımı harcamıyorum. Kimseyi
kurtaramazsınız.
Herkes kendini kurtarabilir. Herkes kendinden sorumludur. Karar verene
tabii ki el atarsınız ve onu yakalarsınız, ama ’Hayır ben burada
duracağım’ diyen adama ’Hayır burası daha güzel, gel’ diyerek ikna
edemezsiniz. ’İş, evliliğim, hayatımın en önemli şeyleri’ gibi laflara
inanmıyorum. Benim için ’Mutluluk’ hayatımın en önemli şeyi! Bu, bana
evliliğimden geliyorsa evliliğimdir, işimden geliyorsa işimdendir.
Hepsinden geliyorsa ne ala, hepsindendir. Hangisi olursa olsun bir gün
beni mutsuz etmeye başlarsa hiç acımam bırakırım. Hiçbir zaman arkamda
bıraktığım şeylere üzülmedim. Beni üzüyorsa, ben artık sevdiğim Dolunay
olamıyorsam, giderim."
HER YAŞAMA DALABİLME İMKANIM VAR
Bu sözleri söylerken ruhundaki "isyan"ın hálá dinmediğini biraz
hissediyorum. Yanılıyor muyum, bilmiyorum. Belki biraz da bu
isyankarlık onu mesleğinde başarılı kılan. Komedide kahkaha attırıyor,
dramda ağlatıyor. Çünkü oyunculuk sayesinde pek çok insan oluyor. Ama o
en çok Dolunay’ı seviyor.
"Aslında o bahsettiğim merakın devamı. İşte o camların içerisinden
bakıp da merak etme... Belki o hayatları göremediğim için hayatları
canlandırmaya çalışıyorum ya da parçası olmaya çalışıyorum. Ne kadar
çok insan olursam o kadar çok hayata ziyaretçi olmuş oluyorum ve hiçbir
meslekte böyle bir imkan yok. Bizim ömrümüz boyunca süren bir evcilik
oyunumuz var, bir de üstüne para alıyoruz. "
Eşim ve ben tartışmayı seven ateşli insanlarız
Hayatında çok önemli bir yeri olduğunu söylediği Piraye karakterinden de "Acılarla çok dingin olunabildiğini" öğrenmiş.
Dolunay’ın eşi de kendisi gibi oyuncu olan Sinan Tuzcuoğlu...
"Eşinizle ilişkiniz nasıl, egolar çatışıyor mu?" diye sorduğumda şu
yanıtı veriyor:
"İtişen ve birbirimizi kıran bir tartışma sistemimiz yok. Sadece
tartışmayı seven ateşli insanlarız ikimiz de. İlişkimizin bu dinamiğini
çok seviyorum. Yani benimle konuşan bir eşim var. Ego çatışmamız? Zaten
birimiz kadın, birimiz erkek. Makul olan insanlar bu konuda ego
çatışması yapmazlar. Biz çok film izleriz. Kendimizi bu konuda bir
çizgide tutmaya çalışıyoruz. Sinema kültürümüzü beraber geliştirmeye
özen gösteriyoruz. Sosyal bir ikiliyiz. Arkadaşlarımızla birlikte
olmayı seviyoruz. Popülerite mi, hayır!",kaynak,hürriyet
Ekim
ayı boyunca İstinye Park’ta sergilenecek olan "Rowenta ile Pembe Hayat"
sergisinde kullanılanacak fotoğraflar, sanatseverlerlerle buluşmadan
önce Hafta Sonu dergisinin sayfalarında yer aldı.
Tuba Büyüküstün,
Ceyda Düvenci, İpek Tenolcay, Sinem Güven, Burcu Kara, Hülya Koçyiğit
gibi ünlü isimler Meme Vakfı’nın düzenlediği kampanya için çarpıcı
pozlar verdiler. Kanal D’de yayımlandığı günden beri büyük
beğeni toplayan ve reyting rekorları kıran "Asi" dizisinin güzel
yıldızı Tuba Büyüküstün, meme kanseriyle mücadele çalışmalarına destek
vermek amacıyla objektif karşısına geçti. "Asi"deki rolüyle büyük
beğeni toplayan Büyüküstün, Arap ülkelerinde de çok seviliyor. O kadar
ki "Ihlamurlar Altında" dizisindeki rol arkadaşı Bülent İnal ile
birlikte bir Arap filminde başrol bile oynayacak. BENNU GEREDE FOTOĞRAFLADI Aralarında
Yeşilçam’ın unutulmaz ismi Hülya Koçyiğit, oyuncu Ceyda Düvenci,
manken-oyuncu İpek Tenolcay, manken Sinem Güven, oyuncu Burcu Kara gibi
isimlerin de bulunduğu proje için çarpıcı pozlar vermeyi kabul eden
Büyüküstün’ü Bennu Gerede fotoğrafladı. Tuba Büyüküstün’ün ve diğer
isimlerin fotoğrafları, "Rowenta ile Pembe Hayat" sergisi adı altında
ekim ayı boyunca İstinye Park’ta sergilenecek. Sergiye katılan ünlü
kadınlar, göğüslerini kapatan pembe aksesuvarlarla poz verdiler. Pembe
kurdele, pembe kelebek, pembe fular gibi değişik aksesuvarlarla meme
sağlığına dikkat çekmeye çalıştılar. Bu ünlü kadınlar aynı zamanda Meme
Vakfı’nın devam etmekte olan projelerini anlatarak önemli bilgilere de
dikkat çekecekler. Televizyon, sinema, basın ve müzik dünyasının
sevilen tüm bu isimleri, meme kanseri nedeniyle kendi hayatlarından
gerçek hikayeler de anlatacaklar.,,kaynak,hürriyet
GÖZTEPE Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde, 2.5 yıl önce 5 bebeğin
şüpheli ölümü üzerine başlatılan soruşturma tamamlandı. Savcı Salih
Yıldırım, iddianamesinde, Adli Tıp Kurumu’ndan gelen raporlar
doğrultusunda, "ölümlerden yenidoğan ünitesindeki sağlık personelinin
kusuru bulunduğunu" belirterek "taksirle birden fazla bebeğin ölümüne
sebebiyet vermek suçlarından" yargılanmaları gerektiği görüşüne yer
verdi.
Kadıköy Kaymakamlığı, dosyayı yetkili mülki amir olan İstanbul
Valiliği’ne sevk etti. Valiliğin izin vermesi halinde bebek ölümlerinin
gerçekleştiği tarihlerde hastanenin yenidoğan ünitesinde görevli
bulunan sağlık personeli, 3 yıldan 15’er yıla kadar hapis cezası
istemiyle ağır ceza mahkemesinde yargılanacak.,kaynak,hürriyet